Askerlik 05.06.2023


Askerlik biteli tam yirmi sene olmuş. Gün, ay ve yıl olarak da yirmi sene. 2001 yılının kasım ayında başladığım askerliğe mayıs ayının ilk haftası 2003’te bitirdim. Üniversite bittikten sonra askerlik tecilli olduğundan askerlik şubesine uğrayıp tecili kaldırmak ve mümkünse çürük raporu almak istiyordum. Askere gitmek istemediğimden değil, ama çok ağır astım hastası olduğumdan askerliğe elverişsiz olduğumu düşünüyordum ve askerlik şubesinin de gönderdiği muayeneden de ‘elverişsizdir’ belgesini alacağıma adım gibi emindim. Gebze askerlik şubesine gittiğimde ağır astımlı olduğumu oradakilere söyledim ve onlar da ‘buna biz yorum yapamayız, muayene ol sonra karar verilir’ dediler. Beni o zaman açık olan Gebze kışlasına gönderdiler ve oradaki tabip subay beni şimdi yerini hatırlamadığım askeri bir hastaneye sevk etti. Askeri hastanedeki tabip binbaşı ‘senin ciğerlerini açman lazım’ dedi. Ben de tam olarak ciğerlerimin açılabileceği bir yere gittim. Acemi birliğim Isparta Eğirdir Dağ Komando Çavuş Talimgahıydı. Tam bir ciğer açma hatta ciğer sökme yeri. Sonradan askerlik şubesine gittiğimde Eğirdir deyince oradakiler ‘hani hastaydın’ deyip sanki askerlikten kaçmak istediğimi ima ediyorlardı. Halbuki askerlikten kaçanları zaten milliyetçi bir insan olduğum için küfrederek anıyordum, nasıl askerlikten kaçmak isteyeyim ki!

Askere Gebze’den tren ile gittim. Askerlik şubesinde sevk için verilen para tren ile gidişe göre hesaplanıyordu ve bu bana bir fikir verdi. Gebze’den Isparta’ya tren vardı ve oradan da minibüs veya otobüs ile birliğime geçebilirdim. Öyle de yaptım: akşam Gebze’den annem uğurladı beni. Annem beni dünyada en iyi anlayanlardandır. Ne düşündüğümü ben anlatmadan bilir O. Bu da çok normal değil mi? Isparta’ya indiğimde şehri bir turladım ama bilmeden ve internetsiz bir tur oldu ve aklımda birliğime teslim olmak vardı ve gezmek ve keşfetmek zaten düşünmüyordum. Süleyman Demirel’in heykelini gördüm. İşlek 2 caddesini gezdikten sonra Eğirdir minibüslerini buldum. Isparta-Eğirdir arası fazla uzak değildir ve Antalya’ya giden yol ile ulaşıldığından önceden bana anlatılan ‘Antalya’ya giderken görünüyor orası çok zor bir yere benziyor’ sözünü tam da karşılayan bir ilk görünüşü vardı. Yol dağların arasından yokuş aşağı sağa-sola kıvrılırken birden vadinin arasından Komando okulu göründü. Eğitim parkurları ve dev tahta perdenin üzerinde komandolukla ilgili yüreklendirici ‘Komandoyuz’ slogan yazısını görünce ‘boku yedik’ dedim. Öyle zor ve korkutucu görünüyordu ki ölüm korkusu gibi bir şey hissediliyordu sanki. Halbuki askerlik bu: ölüm ne alaka, sanki cepheye çarpışmaya gidiyoruz… otobüs giderken Eğirdir gölü ve yalçın kayalar da Komando okulunun o korkunç parkurlarını daha da sert ve gaddar gösteriyordu.

Hayatımda Eğirdir kadar havası güzel ve bana iyi gelen bir yere gitmedim. Askerlik için hastaneye gittiğimde ‘Elverişsiz’ alacağımı sandığım astım hastalığım Eğirdir’de bitti. Şaşılacak bir şey fakat tabip binbaşının dediği gibi ciğerlerim açıldıkça ve Eğirdir’in temiz dağ havasını soludukça astım kalmadı. Sonraki yıllarımda da birkaç kere nefes darlığı çektim ama bunlar yılda bir ve çok düşük seviyedeydi. Önceki durum ile kıyaslarsam rahatlıkla hastalık bitti diyebilirim. Allah O binbaşıdan razı olsun. İlk gördüğümde korktuğum o parkurların hepsinden geçtim hem de 60-70cm kar kalınlığı olduğu zaman. 4 tertip gittiğimden teslim olmam Kasım ayıydı ve kış Eğirdir’de çok sert geçti. Yağan kar ben oradan gidene kadar azalmadı ve giderken de birçok yerde hala kar vardı. Kar yağdığında bir ara üzerine yağmur da yağdı ve sonra ayaza çekince yağmur suyunu emen kar aynı kalınlıkta buz tabakası oldu. Bu kalınlıkta buz 6 ayda zor erir. Komutanlarımız da Eğirdir’i bana sevdirenler arasındaydı. İşini bilen insanlarla anlaşmak çok kolay oluyor, hepsi askerlik ve komando eğitimlerinde çok bilgiliydi. Tabur komutanımızın daha sonraki yıllarda haberlerde duyduğum bir çatışmada şehit olduğunu öğrendim. Allah rahmet eylesin. Bölük komutanımız Mikail yüzbaşı tam bir asker… adam sanki üniformasıyla doğmuş. Ara sıra eğitim başında yanımıza gelir bizi zor olan kış şartlarına karşı yüreklendirirdi. Asker psikolojisinden çok iyi anlardı. Takım komutanımız Kızılkaya da harika bir adamdı. Fakat manga komutanımız ve eğitim subayımız çok renkli insanlardı. Eğitim komutanı takım komutanı yerine sahada bize komando eğitimi (manga düzeni, kol düzeni, baskın, pusu, pusuya karşı koyma vs.) verirlerdi. Eğitim komutanı Erkan Yıldız Rize yedek subay teğmendi. Esas mesleği makine mühendisi olan Erkan teğmen Eğirdir’de aynı kışladaki Komando yedek subay okulundan 1. olarak mezun olduğundan çavuş talimgaha göndermişler. Gerçekten eğitimde ve özellikle güç mâni engellerini olsun Dekatlon olsun hem kitabi kısmını hem de kendi icat ettiği şeyleri de biz anlatıp işin mantıklı yollarını da üşenmeden anlatırdı. Manga komutanımız ise Niğde-Borlu idi. Bor şivesi ile konuştuğundan çok güzel bir anlatış tarzı vardı. O da anasının karnından üniforma ile doğanlardandı ve askerlikte hep dereceler aldığından vücudu çelik gibiydi. Ünlü aktör Van Damme’ye benzetiyorduk onu. Van Damme gibi gayet atletik ve dövüş sporlarını da çok iyi biliyordu.

Acemi birliğinde böyle bir ekip olunca hiç kurumayan üniforma ve bele kadar kar beni hiç etkilemiyordu. Eğitim alanımız Seniç Bey köyü kırsalı, dağ parkurumuz sivri kayası (üzerinde buzul çağından kalma kumdan koniler olan ve bu buzul konilerinin üzerinde ‘komandoyuz, güçlüyüz, cesuruz, hazırız’ yazılı yalçın ve çok dik bir dağ), iple dağdan koşarak inme parkuru: C kayası, intikal sahası: camili yaylası, hayatı idame tatbikatı yani dönem sonu tatbikat Kovada gölü vb. hepsi kış olmasına rağmen çok güzel yerlerdi. Hele ki dönem sonu hayatı idame tatbikatı ise tatbikattan ziyade piknik havasında bir tatbikattı ve çok zor olmasına rağmen severek yapıyordum. Akşam harekete geçip sabah tatbikat yerine vardık ve dönüşte de yine gece sabaha kadar yürüyerek kışlaya vardık. Seniç Beye, sivri kayasına giderken yüzümüzü komando boyası ile boyuyorduk ve bu da bize motivasyon veriyordu. Bazıları kendini maymun gibi boyayıp sırf komik olmak için hayvan sesleri çıkartıyordu. Kışlada olduğumuzda iki haftada bir çarşıya çıkardık. Çarşı bizim için gezmek ve deşarj olmaktan çok ihtiyaçlarımızı satın almak ve daha da önemlisi üniformayı kurutmak fırsatıydı çünkü eğitimlerden dolayı o üniforma asla kurumuyordu. Eğirdir çok güzel bir coğrafyası vardı. Isparta ile arasında yüksek dağlar vardı ve ilçe göl kenarında olduğundan dağ havası ve göl havası burada hoş bir iklim oluşturmuş. Eğirdir ilçe merkezi göl ortasındaki bir adaya doldurularak yapılmış bir yol ile bağlıydı. Yazın muhteşem olacağını tahmin ettiğim bu ada ve civarı kışın gölün de buz tutmasıyla beraber öyle çok gezilecek bir yer olmaktan çıkıyordu. İlçe merkezinde tarihi birkaç yapı var ama en ilginci altında bir büyük kapısı olan eski minareli yapıydı. Ana girişine yer kalmamış gibi minarenin altından girişi olan bu yapı gibi diğer eski yapılar muhtemelen Selçuklu döneminden kalmadır.

Bir gün sahada eğitimden gelirken Ankara’dan gelen bir subayın seçim yapacaklarını söylediler. Bütün takımlar yol kenarında bekledi. Manga komutanımız bize ‘ilkokul mezunları beklemesin, mesleği olmayanlar beklemesin’ gibi sorular sorup olumsuzları beklemeden kışlaya sıra olmuş bir şekilde gönderdi. Sonra hayatımda ilk defa kendi gözlerimle gördüğüm bir ‘bordo bereli’ subay kalanlara sorular sormaya başladı. Orta okul mezunlarını da gönderdikten sonra siyasal geçmişi veya parti kaydı olanları sorup onları da gönderdi. Sorular sorarken de yanlış cevap vermememizi eğer yanlış cevap verirsek bunun zaten tespit edilip cezasını da çekeceğimizi söylüyordu. İki nolu resmi üniforma bize (kumaş pantolon üzeri belden lastikli mont ve bordo subay beresi ve TopGun güneş gözlüksüz olmaz) durumun ciddiyetini anlatıyordu. Ben de babamın görevi sırası üzerine kalmış olan bir sorundan dolayı bir süre tutuklu kaldığını söylemek zorunda kaldım. Subay beni de gönderince çok moralim bozuldu. Sanki bir şeyi hak etmişim de hakkım usulsüz elimden alınmış gibi hissediyordum. Akşam koğuşta bizim takımdan (yüz küsur kişiydik) iki kişinin isimlerini almışlardı. İsmi alınanlar da ağzı kulaklarında, sanki mirastan milyon gelmiş gibi rahat ve gevrek gülüyorlardı. Acemilik bitince o iki kişinin hiçbiri Özel kuvvetlere gidemedi. Ben ve takımda tek kavga ettiğim çocuk Özel kuvvetlere gönderildi.

Özel kuvvetlere teslim olurken Çankaya’da kuvvet komutanlıklarının önünden geçiyorum ve yüzlerce resmi ve sivil subayın yanından geçerken gözüme kestirdiklerimin hepsine soruyorum. Hiçbiri Özel kuvvetlerin nerede olduğunu bilmiyor veya bana söylemek istemiyorlar. Bu bilgisizlikten mi yoksa önemli bir birlik olduğundan söylemek istemiyorlar mı hala bilmiyorum. İlerledikçe harp akademilerinin önünde bordo bereli bir uzman çavuş gördüm ve Onunla Özel kuvvetlerin kışlasını buldum. Gölbaşından önce Özel kuvvetler geçici olarak merkez orduevinin arkasında Kirazlıdere mevkiinde bulunuyordu. Savunma sanayi müsteşarlığı ile karşılıklı olan bu kışla dört tarafı da askeriye olan bir yerdi. Önünde Savunma sanayi müsteşarlığı, arkasında EDOK komutanlığı, sağında Hava istihbarat ve Süvari alayı, solunda Hava ulaştırma olan bu yerde de yer köşede ve iç kısımlarda bolca nöbet yeri vardı. Nöbeti kime karşı ve neyi korumak için tutuluyor tabii bu konu başka bir mevzu.

Nizamiyede bol bröveli bir nöbetçi astsubay duruyordu. Bana nereden geldiğimi soru ve ben de Eğirdir deyince bana mesleki bir soru sordu. Ben cevap verdim ama O cevabımı beğenmedi ve ‘sen komando olamamışsın’ dedi. Özel kuvvetler Türk Silahlı Kuvvetlerinin göz bebeğidir ve orada TSK’nın en renkli subayları vardır. Kışla içinde bir okul vardır ve bu okulda Gayrı nizami harpın teorik kısmı öğretilir. Bu yüzden okula giden sivil kıyafetli insanları da görüyorduk. Bu siviller milli istihbarattan veya diğer devlet kurumlarından istihbarat ve gayri nizami harp eğitimi için gelenlerdi. Zaman zaman kışlada fuar benzeri sunumlar yapılır yerli ve yabancı devlet büyükleri ve yabancı subay heyetleri gelirdi. Bizim gibi er tayfası destek kıtalarında bulunur ve nöbet, yemek, hizmet, depo, berber, hamam vb. yerler için çalışanlar bu destek kıtalarını oluşturur. Yani biz bordo bere değiliz, bordo bereyi uzman çavuş, astsubay ve subaylar kullanabilir. Özel kuvvetler brövesi ise iki buçuk yıl teorik ve sahada pratik olarak görev yapan subay, astsubay ve erbaşlar hak kazanır. En yüksek tazminatı olan bu bröveyi herkes alamaz. Okulda kendi gözlerimiz ile vaz geçen subay, astsubay gördük. Fetö ve yalakalarının açıp bilgilerinin yabancı istihbarata verildiği meşhur Kozmik oda da Özel kuvvetlerdeki kozmik odadır. Burası da devletin hafızası ve derin devletin karar merkezidir.

Ben Özel kuvvetlerdeyken kışlamız Kirazlıdere ’den Gölbaşına taşındı. Son 9 ayımı Gölbaşında geçirdim. Gölbaşı kışlası gerçekten çok güzel ve modern bir kışladır ve Özel kuvvetlerin bütün gereksinimlerini karşılar. Şöyle ki paraşüt katlama kulesi, atış alanı, içinde revirin de bulunduğu özel hastanesi ve konaklamak için lüks otel formatında misafirhanesi olduğundan önceden dışarıdan alınan bu hizmetlerin hepsi kendi içinde çözülmüştür.

Özel kuvvetler TSK’nın göz bebeği olduğundan Özel kuvvetlerdeki komutanların bazıları da gerçekten çok renkli insanlardır. Birkaç dil bilen uzun yıllar terör bölgesinde çalıştığı için birçok deneyimi olan ve gizli görevler de yaptıklarından hayatları da çok farklı olan bu subaylar diğer kışlalardaki subay astsubay gibi sürekli erler ile muhatap olmadıklarından er ile muhatap olduklarında gayet normal tarzda konuşurlar ve karşısındakine sokaktan sıradan bir insana cevap verir gibi hitap ederler. Fakat diğer kışlalarda er ile muhatap olan subay astsubay askerlerle uğraşmaktan bıkmış ve artık karşısındakileri akıl düzeyi normal olmayan tipler olarak gördüklerinden davranış tarzları genelde kaba ve pek insani değildir. Bu tarzı ilk başta çok kınarsın ama zamanla kendini de onların yerine koyduğun zaman pek de farklı davranmayacağın gerçeğini görürsün. Yıllarca geneli eğitimsiz ve algı eşikleri pek düşük olan topluluklara laf anlatmakla meşgul olmak öyle pek de kolay değildir. Fakat asker ile muhatap olmayan rütbelilerin davranış tarzı hemen tespit edilebilir. Alay komutanımız müthiş dolu ve her konu ile ilgili çok güzel tespitleri bir iki cümle ile basitçe izah edebilecek kadar bilgili bir insandı. Okuldaki subay öğretmenler de çok zeki ve durumu basitçe anlatabilecek öğretme yetenekleri olan karakterde komutanlardı. Okuldaki ders veren subaylardan bazıları erler için de ders verir ve içerideki gördüklerimizi dışarıya anlatmamamız gerektiğinden bununla ilgili dersler anlatırlardı. Bu yüzden ben de şu anda isimlerini zikretmiyorum. Okulda eğitim alan subay astsubaya spor yaptıran bir başçavuş vardı. Baş çavuş olmasına rağmen okul komutanı kurmay albay dahil herkes O’na Albay Zibayn diye çağırıyorlardı. Bu başçavuş eğitimi alanları geldiklerine pişman edecek kadar ağır beden eğitimi dersi verirdi. Duyduğuma göre sırf spor dersindeki ağırlıktan dolayı derslere girmeyip eğitimi terk edenler varmış. Dersler okulda hem teorik ve spor olarak hem de sahada tatbikat olarak ayrıca kuzey Irak’ta pratik olarak yapılan bir eğitimdi. Ben de naçizane tatbikat deposu sorumlusu olarak Özel kuvvetlerin bütün tatbikatlarında malzeme tedariki ve tatbikatta sahada malzeme sorumlusu olarak görevliydim. Bu görevlerden dolayı İzmir Urla, bir sefer keşif olmak üzere iki sefer Bolu ve bir sefer de Silopi ye görevli olarak gittim. Silopi görevim Diyarbakır aktarmalı olduğundan Diyarbakır jet üssü ve pirinçlikteki Özel kuvvetler müfrezesini de görme imkânım oldu. Diyarbakır’dan askeri helikopterle Silopi’ye gittiğimden hayatımın tek helikopter ile seyahati de askerde olmuştur. Super Cobra tipi bir helikopterdi ve sağında solunda dışarıya doğru iki ağır makineli tüfek olan tam bir ölüm makinesiydi. Silopi’deki eski hac konaklama tesislerinde müfreze komutanlığı az ilerisindeki hudut kapısından gönderilen ve diğer operasyonlar için Türkiye tarafındaki ilk varış noktalarıydı. Pirinçlik ise bir Ordu donatım üssüydü fakat Marshall yardımıyla Türkiye’ye gelen Amerikalıların yaptığı tam bir Amerikan askeri üssü formatındaydı. Özel kuvvetler ise girişi izne tabi kışla içinde ayrı bir kapalı müfreze olan birlikti. Silopi’den dönerken kara yolu ile askeri konvoy ile geldiğimden Silopi-Diyarbakır arasındaki Suriye sınırı, bizdeki petrol yatakları ve başları inip çıkan pompaları, Mardin şehir merkezi ve kırsalını da görme imkânım oldu. Kurak olması haricinde Türkiye’nin diğer yerleri ile hiçbir gelişmişlik farkı olmayan bu yerlerin insanları neden kendini üvey görüp devlete kafa tutuyor, bu da ayrı bir mevzudur.