Fransa 24.06.2023


Hırvatistan’daki berbat işten sonra ‘hazır Avrupa’ya gelmişim neden hep görmek istediğim yerleri de görmeyeyim’ diye kendime geçerli sebepler bulup Fransa’ya amcamı ziyarete gittim. Amcam geçen Türkiye’ye gelişinde bizim köyü de ziyaret ettiğinden kendisine iade ziyareti yapmak da münasip olacaktı. Hem akraba ziyareti yapıp hem de Fransa’yı görmek mümkün olacağından bu fırsatı tepmek pek akıllıca değildi. Zira tekrar Avrupa’ya sırf gezmek için gitmek ancak sayısaldan 6 tutturursam mümkün görünüyordu.

Gidiş yolunun bir kısmını kesip atmam gerekiyor ve yola Frankfurt’tan sonrası için devam edeceğim (Boşu boşuna yalan söylemek istemiyorum ve en başta kendime yalan söylemek istemem) Frankfurt havaalanına gittim orada valizimi kaybettim ve havaalanındaki ağzı berbat kokan memur bana bulmam için çok yardımcı oldu. O kadar yardım etti ki konuşmada kendisine İngilizce değil de Türkçe soru sordum ama bilmiyorum dedi. Öyle ya bana yurt dışında bu kadar yardım eden biri herhalde Türk’tür dedim içimden. Valizler başka bir valiz teslim bandına karışmış, sonunda buldular ve teslim aldım. Yardım edenlerden Allah razı olsun. Yolum direk uçak bulamamaktan, Fransa’daki tren şirketinin grevinden ve benim geç bilet almamdan dolayı böyle maceralı bir hale geldi. Önce Frankfurt’tan otobüs ile Strasburg’a geldim. Otobüs Arnavut (kollardaki dövmelerden ve anahtarlıklardaki sembollerden anladım) ve diğer Balkan milletleri yolcuları ile doluydu. Son derece havasızdı ve insanlar ölü gibi uyuyorlardı. Öyle ki bazıları uyuyup yandaki koltukları işgal ettiğinden boş yer de kalmamıştı. Otobüs bilmem hangi Balkan şehrinden kalkmış ve Frankfurt’tan sonra son durak Milano’ya kadar gidecekti. Topluya topluya gidiyordu yani… Frankfurt’u gece gördüm ve gece bile çok müreffeh bir şehir olduğu, insanı imrendirecek kadar güzel olduğu belli oluyordu. Strasburg’a gitmek için tabi sınırı geçmesi gerekiyor ama sınır Avrupa birliğinde olduğumuzdan hiçbir şey sorulmadan hatta otobüs bile durmadan geçti. Sabah çok erken saatte Strasburg terminaline vardım. Terminal ile tren istasyonu arası zamanım çok olduğundan yürüyerek gittim. Bu fikre tabi ki haritadan bakıp karar verdikten sonra başladım. Yürürken şehrin eski sokakları ve tarihi bazı binalarının önünden geçerek gittiğimden bu şehri de biraz olsun görmek imkânım oldu. Şehir düz bir ovada kurulu yani fazla engebeli yokuşlu bir yapısı yoktur. Almanya-Fransa sınırını oluşturan Ren nehri kenarlarında limanlar ve sanayi tesisleri eski görünümlü olduğundan burasının eskiden de sanayi bölgesi olduğu da anlaşılıyor. Diğer Avrupa ülkelerinde görmediğim kadar sokakta yaşayan insan var ve Strasburg gibi küçük bir şehirde bile bu kadarsa Paris’te ne kadardır tahmin edemiyorum. Gideceğim yer olan amcamın oturduğu Sarreguemines şehrine gidiş için ise otobüs bulamadığımdan Bla-Bla Car uygulamasından oraya giden bir arabaya binerek gittim. Bu uygulama Türkiye’de de var ama ben ilk defa Sarreguemines’e giderken kullandım. Araba sahibi gayet iyi, işinde gücünde bir adam ve bu yolu her gün kullandığını söyledi. Benim de Fransızcam olduğumdan takılmadan adamla istediğim her şeyi konuşabildim. Dil bilmenin faydalarını da tepe tepe kullandım.

Amcam ile daha önceden telefon ile görüştük fakat yüz yüze ilke defa görüşeceğimizden ben amcamın nasıl bir karakterde olduğunu bilmiyordum bu yüzden giderken Sarreguemines’de bir otel tuttum ve vardığımda direk otele gittim. Bla-Bla car dan bulduğum araç sağ olsun beni otele kadar bıraktı. Otel küçük, pansiyon tipi, eski ve bakımsız bir zampara oteliydi. Geldiğimde amcamı aradım ve geldiğimi otelde olduğumu söyleyince amcam kızdı. ‘Otelde kalacaksan buraya hiç gelme’ dedi ve bende otelden çıktım (otel parasını ödemiştim, göte kaçtı) amcamın evine geçtim. Bu kadar zor ve beklemeli yolu yanımda 2 valiz ve 1 sırt çantası ile yaptığımdan bazen belim çok ağrıdı ve zor durumda kaldım. Mesela sabah Frankfurt otobüsünden indiğimde Bla-Bla car randevusuna kadar (saat 17.00’deydi) Strasburg tren istasyonun önünde bekledim ve sabahın köründe orada çok miktarda serseri tipli suçlu profili olan tipler geziyordu. Ben valizleri çaldırmamak için uykum olmasına rağmen oturduğum yerde şekerleme yapamıyordum. 2 valiz, 1 sırt çantası ve akşama kadar tren garının önündeki otobüs durağında beklemek zorunda kaldım. Karnım acıktığında gar önündeki fastfood lokantalarından yemek yiyordum ve sabah gördüğüm serserileri orada da lokanta da boş boş oturduğunu gördüm. Bu nasıl bir hayat böyle: iş yok, ev de yok muhtemelen, belki gece de sokakta yatmış kaçak göçmenler garın önünde dolaşmaya başlıyorlar. Sanki işleri varmış gibi dolaşıyorlar ve uzun süre orada beklediğinizde görüyorsunuz ki hepsi sokak serserisi. Muhtemelen de suç işlemek için (hırsızlık veya kapkaç) hazırda bekliyorlar. Çoğu da Afrikalı bu adamların geldiği memleketleri de bildiğimden daha da acıyarak bakıyorum onlara. Çünkü bunlar kendi memleketlerine gidince ‘Avrupa’nın anasını sattık, her şey süperdi’ şeklinde abartarak anlatırlar yaptıklarını ama burada 5 saat McDonalds’da boş boş otururlar yarım bir tepsi bulsak da müşterilerden kalanlarını yesek… Ben de bir an için kendimi evsiz, gideceği yer olmayan biri gibi görüp neler düşünebileceğimi hayal ederek zihin laboratuvarımda olasılık oluşturuyordum.

Strasburg garı çok güzel ve tarihi bir yapıdır. Cephesi bizim İstiklal caddesindeki binaların cephesinde görmeye alıştığımız sütunlu, kemerli ve frizli süslemelerle doludur.  Bizim Haydarpaşa ve Sirkeci garından büyüktür. Geniş bir alanda kurulmuş ve şehrin diğer binaları ile uyumlu bir cephe nizamı ve komşu diğer binalarla bütünlüğü vardır. Gar binasının dış cephesine önde cam giydirme yapılmış, bunun nedenini bilemedim. Belki de cam cephe ile eski bina cephesi arasındaki uzun avlu tipi kapalı boşluğu da kullanmak istediklerinden yapılmış olabilir çünkü çok büyük bir hacim bu harika kambur camlar ile kapalı hale getirilmiştir. Dıştan kambur camlar binayı uzun oval bir cam kütle olarak gösteriyor.

Strasburg ismini coğrafya atlası ve ansiklopediler hariç ilk defa babamla ilgili bir resmî belgede görmüştüm. Babamın son görev yeri olan Mardin Savur’da geçirdiği baskın ve silahlı çatışmadan sonra Avrupa insan hakları mahkemesinde devlete açılmış olan bir davadan dolayı Strasburg mahkemesine görülmesi gereken bir davada ismi geçiyordu. Yani vatan haini alçaklar hem ilçeye baskın yapıp polis (babamın 2 görev arkadaşı) şehit ediyor hem de sanki mağdurmuş gibi Avrupa insan hakları mahkemesinde devleti Avrupa’ya şikâyet ediyorlar. Tabi bunların kökeninde o yöre halkını kullanıp Türkiye’yi her fırsatta köşeye sıkıştırmaya çalışan batılı devletler vardır. Strasburg’da Avrupa birliği binasının yanından geçmedim ama istikamet olarak nerede olduğunu parktaki şehir haritasından gördüm. Bu parklardaki şehir haritaları çok güzel. Aynısını Hırvatistan Opatija’da da görmüştüm. Çok güzel ve kullananlar için çok açıklayıcı bir çalışma. Biz okumayı sevmediğimizden böyle detayları da Türkiye yapmıyoruz ve yapsak da kullanılacağına inanmıyorum. Belki de Türkiye olmayışının sebebi de bu okumama alışkanlığı olabilir mi?

Amcamın evine geldikten sonra evdekilerle de tanıştım. Amcam evine gelen akrabasının ziyaretine çok sevindi ve sevinçten gözünden yaş aktı. Yaşlılığın vermiş olduğu bir duygusallık da olsa kendisinin de dediği gibi 70’lerin sonlarında geldiği Fransa’da şimdiye kadar evine sadece ziyaret için gelen başka bir akrabası olmadığını söyledi. Amcamın üç oğlu var ve en büyüğü benden ay olarak büyüktür. Hepsi de gayet samimi ve nazik insanlar. Bana orada kaldığım bir hafta içinde elinden geldiği kadar bir yerler gezdirmek veya ikramda bulunmak istediler. Onların sayesinde Sarreguemines gezdim ve Sarreguemines’e yakın olan Alman şehri Saarbrücken’e de gitme imkânım oldu. Sarreguemines aslında bir ilçe büyüklüğünde ve merkezi: yeni olamayan gayet bakımlı ve çok büyük olmayan binalar vardır. Şehir planlaması ve binalar yerel belediyenin nasılda bizdeki gibi doğaya meydan okumak veya onu katletmek için değil de ‘sana lazım olandan bir santim bile fazlasını yapma’ demelerinin örneği ile doludur. Gayet sakin ve gösterişsiz binalar bütünde çok güzel bir görüntü veriyor. Her iki yere ismini veren Saar çayı iki şehrin arasından geçiyor ve çayın üzerinde menfez gibi bir köprü var. Strasburg’dan geldiğim gibi bu köprüde de sanki Gebze’den Darıca’ya gidiyormuşum gibi sorgusuz, belgesiz, gişesiz vs. olmadan ve duraklamadan geçtim. Bu nehir ve çayların kenarları çok eskiden ıslah edildiğinden sanki Strasburg’daki Ren nehri gibi sonradan açılmış kanal görüntüsü veriyor. Saarbrücken şehri Sarreguemines’den büyük ve gelişmiş bir şehirdir. İş imkânı olduğundan Fransız tarafında oturan yüzlerce kişi sabah Almanya tarafına, akşam Fransız tarafına geçiyor. Bu da sabah ve akşam yolun bir şeridini işgal etmesinden anlaşılıyor. Sarreguemines ilçesi 57. Bölge yani Lorraine şehrine bağlıdır. Tarihte Almanya-Fransa arasında ihtilafa sebep olmuş olan Alsace-Lorraine bölgesi burasıdır. Şehir aslında bir Alman şehri fakat 2. Dünya savaşından sonra Fransa’ya kalmıştır. Şehirdeki şato görünümlü büyük konak, konağı yaptıran büyük porselen şirketi ve sahipleri de Alman olduğundan şehrin savaşlardan öncesinde de Alman yurdu olduğunu gösteriyor. Almanlar bulunduğu yerleri müreffeh yapmakta imtina etmiyorlar. Bunu Kamerun’da çok net gördüm. Kamerun Douala’daki eski tarihi yapılardan on tanesinin sekiz tanesi Alman sömürgesi zamanında yapılmış. Almanların Kamerun sömürge süresi kısa olmasına rağmen Ngaundre’de çam ormanı yapacak kadar hizmet için çalıştıklarını görmek milletlerin zihniyet farkını çok net gösteriyor. Fransa ise çok daha fazla Kamerun’da kaldı ve hala oradalar ama ülkeye hiçbir faydaları yoktur. Sadece kılıfına uydurup alıp götürmeyi çok iyi biliyorlar.

Şehirde dünya savaşı öncesi büyük porselen fabrikası varmış ve bu fabrikanın fırınlarının bazıları hala ayaktadır. Ateş tuğlasından yapılmış olan bu kümbet tipi fırınlar günümüzde restore edilip ışıklandırılarak ziyarete açılmıştır. Bunun haricinde Saar çayının kenarlarında çay bahçesi ve eski kamu binaları da tarihi yerler olarak gezilebilir. Mimari olarak çok zarif olan bu küçük binalar şu anda bakımlı ama yarı âtıl durumdadır. Şehirde bir de merkezde yüksek bir yerde kale tipi eski bir taş bina kalıntısı vardır. En güzel bina ise porselen fabrikasının sahibinin köşkü ve köşkün şimdi belediye parkı olarak kullanılan bahçesidir. O zamanlar tıpkı yerel prensler gibi (belki de şirket sahibi oranın yerel prensidir bilmiyorum) yaşayan o insanların köşkü ve çok büyük olan bahçesini kullanırken hayal etmek bile insana keyifli geliyor.

Hırvatistan’dan beklediğim haber gelmediğinden Sarreguemines ’den amca oğluyla Luxemburg havaalanına gidip oradan İstanbul uçağı ile geri döndüm. İstediğin yerden ve ülkeden binip gitmenin verdiği rahatlık ve seçme şansı çok güzel ve Türkiye’den tam olarak anlaşılamayacak bir duygudur. Bazı şeyleri bilirsin ama yaşamak çok farklı ve onun gerçekliğini hissetmek çok değişik gelir insana. Bu seyahatimi yazarken Gebze’de Kanada vizesi için bekliyordum. İnşallah bekletmeden çıkar ve giderim. Âmin.