Hırvatistan 06.04.2023
Emekliliğim de geldiğinden ve emekli olduğumda kaç para alacağım da belli olduğundan ‘Yolun sonu görünüyor’ şarkısını acı acı söylemeye başladım. Alacağım para taban emekli aylığı yani minimum olacak ve bu para ile 1-nafaka, 2-kira, faturalar ve 3-geçimimin yalnız birini (diğer ikisini yapamam) yapabileceğimden geçmişte olduğu gibi pek de istemesem de Hırvatistan işini kabul ettim. Fakat bu sefer kabul ettiğim iş yurt dışı işlerinin en güvenilmez ve kaygı verici olanıydı. Şöyle ki: işi bulan arkadaş daha önceden Kamerun’da beraber çalıştığımız bir dosttu ve işe alacak olan adam Ankara’da bir şirketi var dediler. Bu aşamaya kadar sorun yok fakat iş görüşmesi için gittiğimiz İstanbul İSTOÇ a yakın bir ayakkabı imalathanesinin ve satış binası gibi abuk sabuk bir yerdi. Duvarlarda ve yerlerde dandik ve kalitesiz yüzlerce saçma sapan ayakkabı modelleri vardı ve görüştüğümüz kişi o şirketin bir çalışanı değil İstanbul’daki görüşmeleri için burayı seçtiğini söylüyordu. Bu kadar karşıdakilere güvensizlik aşılayan bir profile ben de büyük bir aptallıkla evet dedim. Diğer güven vermeyen detaylar ise yol parasını, çalışırken yemek parası ve hatta vize ücretini bile kendimiz vermemizdi. Ben ise daha önce tanıdığım arkadaşım bu işi çok övdüğünden ve kendini buna adamış gösterdiğinden dolayı bende de bir genel kabul hasıl oldu. Yukarıda da anlattığım gibi yurt dışı iş ne yazık ki kabul etmek zorunda olduğum bir iş durumudur. Yoksa çocuklarımdan uzak olmaktan nefret ederim. Kaderin bir cilvesi olarak boşandığımdan dolayı Türkiye’de olsam bile çocuklarımdan ayrı durmak zorunda kalıyorum bu da ayrı bir durumdur. Buna sebep olanlardan Ruz-ı mahşerde şikayetçiyim.
Bilecik’teki işimden oraya beni çağıran ….. dolayı memnun değildim. Beni her fırsatında …. ve sonuçta bulduğum şey de ne kadar çekinceli olsa da kabul ettim. Giderken bıraktığım bazı değerli insanlarla artık aynı yerde çalışmayacağım için üzüldüm. Her insan bir olmuyor ve cemiyette elbette çok değerli insanlar da var. Bu insanlara da bu vesilelerle ulaşıyorum. İş değişikliği için şirkete haber verdim ve itiraz ettiler fakat daha sonra kabullenip çıkış işleminin tarihini sordular ben de yılbaşından önce çıkış istedim ve Ocak 20 de Hırvatistan’a gittim.
Ayakkabıcıda görüştüğüm kaygı verici insan uçağı Belgrad aktarmalı almamı söyledi. Daha ucuz olacağından ben de bu şekilde bilet aldım, fakat Belgrad’a gittiğimde bunun da Hırvatistan seçeneği gibi bir hayal kırıklığı olduğunu gördüm. Şöyle ki aktarma hava limanında 6 saatten fazla durmak lazım ve bu sürede bir şeyler yapmak mecburiyetindeydim. Bir şeyler yemek-içmek çok pahalı olduğundan aktarmalı aldığım uçak biletinden yaptığım karın daha fazlasını hava alanında yemeye-içmeye verdim. Belgrad Nikolas Tesla hava alanı küçük bir yerdi ve Nikolas Tesla ile ilgili birçok resim ve kronolojik kaydın olduğu görseller vardı. Daha sonra Nikolas Tesla’nın müzesini Zagreb’de de gördüm. Demek ki Tesla’yı doğduğu yer itibariyle Hırvatlar ve milliyeti itibariyle Sırplar sahipleniyorlar. Belgrad- Zagreb uçuşu ise kanadından pervaneli bir uçak ile yaptım. İlk defa gördüğüm ve ilk defa kullandığım bu uçak tipi bana çok komik gelmişti. Daha önce müzelerde gördüğüm bu uçak tipini Avrupa’dan dönerken Luxemburg’da da gördüm. Oralarda bu modelleri hep kullanıyorlarmış. Ben daha önce Afrika’da bile iç hat uçuşu yapmıştım ama bu tip pervaneli uçak ilk defa kullanınca sanki filmlerde orta Afrika’nın çölü ya da küçük adalarına giden çılgın pilotlu uçakları aklıma geldi. Hani girdiğimde uçağın içinde uçuşan tavuklar ve orta koridorda keçi dolanacak gibi geldi. Uçak kalkarken kalkış ve yüksek irtifa arasındaki tırmanma periyodunda kulakları sağır edecek bir uğultu ile kalktı. 2 sağında, 2 solunda tıpkı otobüs gibi koltukları vardı.
Hırvatistan’a ilk gittiğimde 3-4 gün Zagreb’de kaldım ve beni deniz kıyısında bir ilçe olan Rijeka’ya bağlı Opatija’ya gönderdiler. Gönderildikten sonra önceden buraya gönderileceğim kararı verildiğini öğrendim. İşin kalp kırıcı kısmı ise bana Hırvatistan işini ayarlayan tanıdığımın da bundan haberi olması ve bunu bana söylememesiydi. Samimiyet de bir yere kadar önemlidir ve menfaatin önüne geçmesi çok zordur. Opatija’da 2 bloktan oluşan 4er katlı basit bir bina inşaatı vardı. Temeline başka bir şirket başlamış fakat bırakmış daha sonra bizim şirketin devam ettiği bu döküntü iş ben gelmeden önce sarhoş bir kalıpçının döktüğü döşeme betonundan dolayı duraklatılmıştı. Şöyle ki: Bosnalı kalıpçı içip zil zurna beton atmış ve döşeme kalınlığı bazı yerlerde 3-4 cm az bazı yerlerde 5cm fazlaydı. Buna beton dökülmesinde müdahale edilmemiş fakat sonrasında kıyamet kopartılmış ben de bunun üzerine gelip işleri ‘düzeltmek’ için görevlendirilmiştim. Sözüm ona işi tamamlayıp Zagreb’e dönecektim. Geldiğim gibi mühendislikten nasibini almamış Hırvat Şantiye yönetimi ne yapacağını şaşırmış bir halde mal gibi bekliyordu ve bizim ekibi de beklettiler. Bu bekleme süresinde kısıtlı imalat yapıldığından hakkediş de az çıktı ve patron da suçu Zagreb’e döndüğümde bana kesti. Ben kendimi savunsam da faturayı bana kesme akıllarında olduğundan sonuca etkisi olmamıştır. Zaten berbat bir durumda Hırvatistan meselesi benim için bitmiştir. Maaşımdan keyfi olarak kesinti yapan, bana yatacak yer veremeyen ve zaten mutfak masrafının cebimden karşıladığım bu yerin hiçbir cazibesi kalmamıştır. Ülke gayet güzel ve sakin, gezilecek yerleri ve konumu itibariyle de çalışması tercih edilecek bir yerdi fakat şartları uygun olmadıktan sonra bu ülke çok daha üst düzey bir yer de olsa benim için bir anlam ifade etmez. Burasının tek güzel ve gelecek vadeden kısmı schengen bölgesi olması ve oturum izninden dolayı vizesiz Avrupa’nın her yerine gidebilmemdir. Nitekim Hırvatistan işi tamamlandıktan sonra Almanya’ya ve Fransa’ya da vizesiz gittim. Elimde oturum izni olmasa gitmemin mümkün olmayacağı yerlerdi buralar.
Oturum izni için son kalan paramdan da kesinti yaptılar. Haram olsun. Fakat bu tipte: osurukla boya boyayan bir şirket profili için hiç de şaşırtıcı hareketler değil bunlar. Yeni başlayanlar veya çok az çaresi olanlar için bir seçenek olabilir fakat benim profilimde olan bir teknik eleman için çok kifayetsiz ve amatör işler bunlar.
Zagreb tam bir orta Avrupa şehri. Şehir merkezi 150-200 yıllık bitişik nizam süslü cepheli binalar ile dolu. Her sokağı ve caddesi cephe süsleri ile Beyoğlu İstiklal caddesi havası veriyor. Cephelerinde sütunlar, kornişler, pencere kenarlarında süslü söveler vs. tam bir tarih vesikasıdır. Şehir merkezi Ban Jelaciç heykelinin olduğu meydan ve üstte eski şehir merkezi altta Neoklasik veya Artnevau tarzında cepheleri olan İstiklal caddesi tadında caddeleri olan kısımdan oluşuyor. Gidip gezmeden önce internette ufak bir araştırmasını yaptığımdan bilinçli olarak gezip anlayarak tadını çıkarttım. Zagreb’in sembolü olan uzun kulesi olan katedral ile çatısında Hırvatistan ve Zagreb’in sembollerinin olduğu katedralin önünde fotoğraf çektirmezsek olmaz tabii. Şehir önceden Avusturya-Macaristan imparatorluğunun toprağı olduğundan orta Avrupa’nın tipik bir örneğidir. Ban Jelaciç de Avusturya-Macaristan imparatorluğunu gönderdiğinden dolayı milli kahramanlarıdır. Yoksa ne devlet kurmuş ne cumhuriyet ilan etmiş. Şehirde çok geniş bir raylı sistem ulaşım var ve hepsi de yer üstünden gidiyor. Bizim Türkler biletsiz olduğuna inanıyor fakat onlar kendilerinden zorla bilet kesilmediğinden biletsiz sanıyorlar. Her şeyi zorlayarak yaptıklarından bileti isteyerek alıp her tramvayın girişinde makineye okutturmayı anlamıyorlar. İşte medeniyet farkı bu. Herkes biletli, bizim hanzolar hariç.
Şehir merkezi eski mahallede bir kule var. Hemen altından da bir finiküler tren var. Merdivenlerle 10 dakikada çıkılabilecek kadar kısa bir yolu vardır. Çıktığı yerdeki kule her öğlen 12 de bir ses bombasıyla tarihi görevini hatırlatıyor. Eskiden Türkler geleceğini kuledeki asker top atarak şehirliye haber veriyormuş ve şehirdekiler surların arkasına geçiyorlarmış. Sonradan bu top atma sembolik bir hal alıp turistik hale gelmiş ama çıkış noktasını öğrenince insan kendini bir hoş hissediyor. Dedelerimiz top atışı ile halka duyuruluyor ve çaresizce saklanan halkı hiç de zor olmadan teslim alıyorlar. Şehrin bazı yerlerinde cami var fakat merkezde yoktur. Olan yerler de Boşnak ve Arnavutların yaşadığı yerler olduğundan pek de tekin yerler değildir.
Şehir merkezinin eski mahallesinde çatısı Hırvatistan bayrağı olan katedralin karşı çaprazında olan 3 katlı bir eski bir binada renovasyon işi yapılıyordu. Çalıştığım şirket de o binadaki betonarme güçlendirmenin kalıp işini yapıyordu. Ben de oraya gidip işi organize ediyordum. Zagreb’e ilk geldiğimde gezdiğimiz şehrin eski merkezine bu kez iş için her gün gitmeye başladım. Gezdiğim için bana tanıdık geliyor ve hoşuma da gidiyordu. Bina ateş tuğlasından kemerli olarak örülmüş muhtemelen 19. Yy. ortalarında yapılmış bir bina ve ilk yapıldığında bilmiyorum ama son kullanıldığında okul olarak kullanılmış olan güzel bir binaydı. Ortasında bir iç avlu vardı ve bu avluyu oluşturan bina duvarları temelden itibaren güçlendiriliyordu. Bu güçlendirme işçiliği bize ait olamayan döşeme betonu ve çatı yenilemesi ile devam ediyordu. Bu işin aynısı ve daha büyüğünü yine cephesi İstiklal caddesine benzeyen binaların olduğu alt mahalledeki bir köşk-saray tarzı binaya da yapıyorlardı. Cronomereç (yanlış yazdım ama okunuşu böyle) deki bu saray renovasyonundan sonra bina müze olarak kullanılacakmış fakat yukarıda bahsettiğim gibi mühendislikte acınacak durumda olan Hırvat inşaat şirketleri burada da bir facia oluşturdular. Şöyle ki alttan eski duvarların temelini betonarme ile güçlendirmeye çalışan sözüm ona proje yönetimi yanlış temel güçlendirmesi kazısı yaptırarak binanın dış duvarını bir cephe olarak komple öne doğru yıkılmasını sağladılar. Yaptıkları şeyin farkında olmayan bu şirketlere böyle işler nasıl verilmiş hayret ediyorum. Ateş tuğlasından yığma duvar altındaki yanlış kazıdan dolayı yıkılınca duvar parçaları tramvay geçen caddeye kadar geldi ve trafik kapandı. Şehrin trafiği tabi anında felç oldu. Böyle çocukça ve amatörce yanlışlar yapabildiklerine insan inanamıyor doğrusu. Tabi bizim de temelden her zamanki gibi kalıp ve demir olarak aldığımız Cronomereç şantiyesi de böylece yalan oldu.
Deniz kenarında kaldığım Opatija ise çok güzel bir tatil merkeziydi. Türkiye’deki tatil merkezleriyle tabii ki kıyaslanmaz ama bol otelli ve denizi olan bir yerdi. Tarihinde uzun süre Venedik cumhuriyeti toprağı olarak kaldığından ve şehir merkezi aynı Zagreb gibi 150-200 yıllık binalar olduğundan ayrı bir havası, mimarisi vardı. İtalyan toprağı iken burası zenginlerin yazın gelip kaldığı yazlık gibi bir yermiş ve binaları da eski villalar ve sayfiye binaları tarzında çok şık bir yerdi. Fakat denizi ne yazık ki kumsalsız ve taşlıktır. Denize deniz kenarına dökülen suya sıfır eğimli düzgün betonlara basarak veya direk taşların üzerine basarak girilmesi gerekiyor. Allah her yere aynı vermiyor işte: nerede Afrika’nın sahilleri orada kumun, kumsalın kralı vardı. Opatija çok küçük olduğundan gerekli gereksiz her yeri bir günde gezme imkânı vardır. Tatil yeri olduğundan ve Avrupa şehri olduğundan deniz kıyısı sokaklar caddeler vs. her yer bakımlı (ama yeni değil, bakımlı: işte Türklerin anlamadığı bu, her yeri yıkıp yeniden yapmayı Avrupalılık, medeniyet ve gelişmişlik sanıyoruz) ve sayfiye yeri olduğundan bazı binalar bakmaya doyamadığın ve insana hayaller kurduran güzellikteydi. Bu özellikleri sayesinde bölge yaşlı Almanların yerleştiği bölgeler olmuş. Sokakta bol miktarda Almanca konuşan yaşlı insanlar görebilirsiniz. Almanlardan Hırvatlar da rahatsız oluyormuş, Hırvatistan’daki patronum anlattı, her yerde Almanca konuşuyorlar ve bizim de Almanca konuşmamızı bekliyorlar dedi. Parayı veren düdüğü çalar diye bir atasözümüz vardı ama bunlar bilmezler. Ben Opatija’da soğuk aylarda kaldım ama yazın oralar harika olur muhtemelen. Oralara gelip otellerde kalan bazı zengin insanları görünce ne kadar uzak dünyalarda yaşadığımızı çok iyi gördüm. Bir de Zagreb’de oturum izni için beklerken gördüğüm o kadın bu kadar yer gezip yaşamış biri olarak hala hiçbir şey görmediğimi bana anlatıyordu



