Yaoundé

Yaoundé’ye ilk gelişim, yurt dışına ilk çıkışım olduğundan hayatımın kırılma noktalarından biridir. Çalıştığım yer beni futbolcu Song’un binasını yapmak için işe aldı, fakat yurt dışına çıkmadan önce şirketin başka bir işi olduğundan orada bir süre daha o işi bitirmek için devam ettim. Yaoundé’ye ilk gelişim Ocak 2008’dir. Geldiğimiz gibi Kamerun’un tropikal sıcağı bizi hemen bunalttı. Gece olmasına rağmen havadaki nem sıcaklığın azalmıyordu ve bizim üstümüzde kışlık kazak ve ceketler vardı. Gelen valizlerden, daha sonra işçilere dağıtacağımız işçi tişörtlerinden birer tane alıp giymek zorunda kaldık. Tişörtler de kırmızı renk olduğundan dikkat çekiyorduk. O gece bizi oraya getiren futbolcu Song, geldiğimiz ve işe başlayacağımız için çok mutlu olmuştu. Bize gece kulübüne gitmeyi teklif etti ama biz hem Casablanca aktarmalı geldiğimizden 11 saat süren yoldan dolayı çok yorgunduk, hem de ilk geceden sanki gece kulübüne gitmek için oraya gitmişiz görüntüsü vermemek için bu teklifi reddettik fakat Song ısrar edince mecburen gitmek zorunda kaldık. Sürekli kalacağımız evde 2. gecemizde yatmaya başladık. İlk gece kaldığımız otel Djeuga Palace şehrin en iyi otellerinden biridir. Geceliği Hilton kadar pahalı olmazsa da Mont Fébé Hotel kadar vardır. Kalite olarak ilk beş arasında sayılır. Sabah kalktığımda diğer arkadaşlar henüz uyanıp lobiye inmemişlerdi. Lobide, fonda hafif lounge müzik çalıyordu. Oturduğumda Cesaria Evora’nın Besame Mucho çalmaya başladı. Beni hala her dinlediğimde çok etkileyen ve Kamerun’a geri götüren bu parçayı hala çok severim. Daha sonra Cesaria Evora ve benzeri müzik yapanları daha fazla dinlemeye başladım ve oraların görsel havasının yanında işitsel olarak tamamlayıcı olan bu otantik müzikler beni hep duygusallaştırır. Otelin lobisindeki tablolar, müzik, ortam… Hepsi bambaşka bir dünya idi.
Sonradan kalacağımız eve geçtiğimizde yine akşam olmuştu ve eve giderken dışarısı karanlık olduğundan nasıl bir mahalleye geldiğimi, daha oraları bilmediğimden sadece arabanın penceresinden görebildiğim kadar kestirebiliyordum. Sabah uyandığımda kapının önünde kocaman bir muz ağacı görünce çok hoşuma gitmişti. Benim gibi şehirde oturan ve soğuk memleketten gelen biri için bu muz ağacı çok güzel bir görüntüydü. Binayı yapacağımız arsada da muz ağaçları vardı ve onları sökmek beni üzdü. Ayrıca sahibinden habersiz bahçe olarak kullanılan bu arsada kocaman bir termit yuvası vardı. Şehir tropikal iklim kuşağında olduğundan bitki ve hayvan çeşitliliği şehirde bile olsa kendini belli ediyordu. Termit ile beslenen bir kertenkele türü varmış, biz iş makinesiyle termit yuvasını kazmaya başladığımızda oradakiler biliyorlarmış ama biz bilmediğimizden bizi şaşırttı: termit yiyen bir kertenkele kaçtı. Bu kertenkele: orada sokaklarda gördüğümüz diğer kertenkeleler gibi değil daha yavaş ve tombikti. Kendinden emin görünmesinin sebebini sonradan bize anlattılar. Bu kertenkele çok zehirli imiş ve ısırıldığında hastaneye varmadan hemen öldürüyormuş. Bu tehlikeden dolayı termit yuvasından bu tombik kertenkele çıkar çıkmaz herkes kaçmaya başladı. O da yavaş yavaş diğer otların, çalıların arasına gidip gözden kayboldu.
Kazıyı yapan iş makinesi ve ekibin başındaki adam putperest olduğunu söylüyordu. Emin olamadığım bu konu daha sonradan da bana ilginç gelmiştir. Çünkü putperestler sosyolojik olarak şehirde çok zor dururlar. Kırsal kesim insanı ancak böyle arkaik şeyleri yapabilir. Müslümanlık da Hristiyanlık da şehirde yani toplumsal olarak katılabilinecek şeylerdir. Ülkenin yarısı Hristiyan %40 ı Müslüman nüfus, geriye kalanlar putperest nüfustur. Kuzey Kamerun Müslüman nüfusun daha çok yaşadığı yerdir.
İlk gittiğimde temel seviyede İngilizcem vardı. İstediğim şeylerin ancak yarısını İngilizce olarak söyleyebiliyordum. Bu da benim işimi görüyordu çünkü karşıdaki, eğer İngilizce biliyorsa zaten benim ne demek istediğimi anlıyordu. Bu aynı çok az Türkçe bilen bir yabancının size bir şeyler anlatmak istediğinde onun ne demeye çalıştığını hemen çözmeniz gibi. Kamerun çift dilli (bilangual) olduğundan İngilizce bilenler de her yerde karşımıza çıkabiliyor. Resmi dil İngilizce ve Fransızcadır, Ülkenin %80i francophone %20si anglophone dur. Eğitim ve ibadet dili olduğundan herkes bu dillerin en az birini kullanır. Okuryazarlık oranı çevre ülkelerden yüksekte olduğundan iki dili de bilen (Fransızcası daha fazla) insan sayısı çoktur. Kamerun’da 250 den fazla yerel dil vardır, bazı yerlerde her köyün kendine ait ve komşu köylerin diline benzemeyen ayrı dili vardır. Benim eşim de kendine ait köy dili olan yerlerden gelmiştir. Benim gördüğüm kadarıyla en fazla konuşulan yerel dil Fulbé dilidir. Kuzeyde, genelde Müslümanlar tarafından kullanılan bu dil İslam toplumsal bir din olduğundan kuzeyin neredeyse tamamı tarafından bilinmektedir. Bu dil sadece kuzey Kamerun’da değil Nijerya, Benin, Nijer ve Gine’de de konuşuluyormuş yani Gine körfezine bakan bütün orta ve batı Afrika ülkelerinde Fulbé ve lehçeleri kullanılıyormuş. Dil ve etnik gruplar açısından Kamerun çok zengindir. Bazı etnik grupların bile tek dili yoktur ama aynı etnicité içindedirler. Bamileke bunlardan biridir.
Biz Yaoundé’ye ilk geldiğimizde ülkede iki elin parmaklarını geçmeyecek kadar Türk vardı. Bunların da çoğu Fetö okulunda öğretmendi. Geriye kalanlar yani bizim ekip üç kişi, tropikal kereste ve bahçe mobilyası yapan bir kişi, Douala’da dizel motor servisi yapan bir kişi ve onun abisiydi. Abisi de Kamerun’da çok durmuyordu çünkü işi ve evi Ekvator Ginesi’ndeydi. Çok değerli ve bilgili bir insandır. Daha sonradan 2010 yılında cumhurbaşkanı Kamerun’u ziyaret ettiğinde oraya çok sayıda Türk iş adamı geldi ama iş adamlarının hepsi de küçük sermayeli ve cemaat kanalı ile oraya gittiğinden yaptıkları işler az oldu ve hep kendi içinde ticari münasebetleri olduğundan dışarıda pek başarılı olamadılar. Zaten yapacakları işlerin esvabını da, ne kadar iş yapacakları da bir üst akıl tarafından söylendiğinden kendilerine verilen rol gereği işler yaptılar. Yoksa Anadolu’nun içinden, kazasından gelip dünyanın öbür ucunda işletme kurup para kazanacak kadar geniş bakış açısı ve dünya görüşü o zamanlar orada iş yapmaya çalışan bu şekilde gelmiş insanların hiç birinde yoktu. Oraya gidip iş yapanları küçümsediğimden değil ama yurt dışında iş yapmaya çalışan iş adamı profilinde asgari olarak yani olmazsa olmaz diyebileceğimiz bir “yabancı dil” olmalı ama o zamanlar gelenlerin on kişiden birinde bu donanım vardı. Üst akıl onlara yol gösterip organize etmeseydi dünya atlasını açıp Kamerun’un yerini bile gösteremeyecek insanlardı bunlar. Belirttiğim gibi onları hor gördüğümden değil, çoğu samimi insanlar ama yurt dışı operasyon yapacak kadar bilgi ve ufuk yok o adamlarda. Kamerun büyükelçiliği de cumhurbaşkanının bu 2010 ziyaretinden sonra açılmıştır. Ben ilk ve ikinci elçi ile şahsen tanıştım. THY de ilk seferini 2012 de yapmaya başladı ve ilk seferinde gelen heyeti karşılamak için hep beraber hava alnına gitmiştik. O zamanın Diyanet işleri başkanı gelmişti.
Bir ara Fransız elçiliğinde konsolosluk görevlisi olarak çalışan bir Fransız kadın ve hayat arkadaşı bir Türk vardı. Bu Türk emekli bir subaydı ve daha önceden aynı kadınla Cezayir’de de kalmış sonra Kamerun’da beraber kalıyorlardı. Markette tesadüfen tanışmıştık. Aramızda Türkçe konuşurken O da bizimle konuşup tanışmıştı. Çok Türk olmadığından o zamanlar böyle tesadüfler çok iyi oluyordu. Sonradan sayı artıp özellikle gelenlerin profili genel olarak üçkâğıtçı olunca sağa sola selam vermeden geçmek daha normal hale gelmeye başladı. Bir de Türk olmayıp bir şekilde Türkiye ile bağlantılı olanlar vardı. Bunların hayatları genelde çok renkli idi. Misal: kendisi Yunan olan ve Kamerun daha Fransız sömürgesi iken oraya gelip yerleşmiş bir yaşlı biri vardı. Sanırım ailesi ile beraber mübadele ile Yunanistan’a geçmiş ama iç karışıklıklardan dolayı diğer eski gelen Yunanlar gibi Kamerun’a kaçmış. Geldiğinde de liman şehri olduğundan Douala’ya değil Yaoundé’ye yerleşmiş. Dediğine göre Yaoundé’nin ilk belediye başkanlığı döneminde çalışmış Yaoundé şehir merkezindeki gölü kendisi yapmış. Kendisine verilen yerel bir krallık da var fakat bu krallık kabile şefliği gibi bir şey. Bu şeflik ile ilgili bir otantik taht ve bir sürü gösterişli el sanatları olan bir iç salonu var kendi evinde. Biz de ziyarete gittiğimizde bu otantik şeyleri görünce çok ilgilendik. O da ilgilendiğimizi görünce fotoğraf çekeceğimizi anladı ve o salonun fotoğrafını çekmemiz ve içeri girmememiz için bize rica etti. Daha sonra kendi fotoğraf albümünden bize 1947 yılında Kamerun’a gelişi için Fransız sömürge komiserliğinden aldığı vizeyi ve daha sonra Yunanistan’dan aldığı fahri beratları gösterdi. Uzunca bir süre Yunanistan’ın fahri konsolosluğunu yapmış. Bundan 30-40 yıl önce sadece Yaoundé’de yirmi-yirmi beş bin Yunan olduğunu söylüyor. Sanırım Yunanistan Avrupa birliğine girince imkânlardan dolayı çoğu geri dönmüş ama Ortodoks Yunan kiliseleri hala açıktır. Yukarıda bahsettiğim geniş açıyla dünyaya bakma meselesi işte böyledir. Bizim babalarımız, dedelerimiz okyanus ötesini sadece filmlerden izlerken bu adamlar oralara gidip yerleşip, para kazanıp hatta varlıklı insanlar bile olabilmişler. Edea’da şehir merkezinde Papadoupulos isimli market var. Sahibi de Edea’lı ama dükkânın kimden miras kaldığı belli. Daha sonra bu Yunanlının bir çimento işi ile bir Türk iş adamını tokatladığını öğrendim ama detayını bilmiyorum.
Bir diğer renkli kişilik ise doğum yeri İstanbul Tomtom olan bir İtalyan. Babası İtalyan ve dedeleri İstanbul’a saray ve konaklara kartonpiyer yapmak için İtalya’dan geldiklerini söylerdi. Dediği doğruysa eğer İstanbul’a ilk kartonpiyeri bunlar getirmişler ve Karaköy’de şimdi aydınlatma cihazları toptancılarının olduğu yerlerde (İstanbul’un oralarını pek bilmem) bir de dükkânları varmış. Daha sonra 6-7 Eylül olaylarından çok etkilenmişler ve muhtemelen babasının dükkânı da yağmalanmış. İlk, orta ve liseyi İstanbul’da İtalyan lisesinde üniversiteyi Roma üniversitesi Mimarlık bölümünde okumuş. Anlattığına göre onun mezuniyet derecesine hala ulaşan yokmuş ve o üniversiteyi sekiz senede bitirmiş. Sekiz senede bitirilen üniversiteden ne hayır gelir demeyin bu adam yüksek lisans ve diğer dersler için uzun kalmış yani kendisi hem mimar hem mühendistir. O üniversiteye üç sene giden bütün dersleri alıp mimarlık diploması alabiliyormuş. Ağır bir müfredatı var demek ki. Kamerun’a gelişi ise ayrı bir maceradır: kendisi sol görüşlü parti ve cephelerde aktif olarak yer almış ve o zamanlar İtalya’daki solun lideri olanlarla yan yanaymış. Fakat kendisi direk olarak söylemedi ama dolaylı tehdit yoluyla İtalya’yı bırakmak zorunda kalıp Kamerun’da iş yapan bir İtalyan firmasında çalışmaya başlamış. Daha sonra Kamerun’da kendiişler alıp yapmaya başlamış. (Bu noktada ben de orada kendi işimi yaparken belki de onun gibi bir gün çok iş yapabileceğimi düşünüyordum, hayaller…) Devlet ile çok iş yapmış ve arsa satın alıp çok elit binalar yapıp satmış. Biz onunla ilk tanıştığımızda Hipodrom’da ofis olarak kullandığı bir büyük ve gösterişli bir binası vardı. Kendine ait olduğunu ve projelerinin hepsini de kendi çizdiğini söyledi. Mimarlık ve genel konularla ilgili hatırladığım 4 kitabı vardı. Birini de imzalayıp bana verdi. Hala kütüphanemde saklarım. O binayı Orange a sattı ve şu anda çok yaşlı olduğundan iş yapamıyor. Yaoundé’de Ferrari si olan tek adamdır (hala yaşıyorsa). Türkiye’de okuduğu için çok iyi derecede Türkçe konuşur. Ana dili Yunanca ve baba dili İtalyanca olduğundan bu iki dili, business language olduğundan İngilizce ve Francophone ülkede 40 yıldır yaşadığından Fransızca tabii ki ama diğerlerini bilmiyorum. Kendine ait özgün ve ayrı bir mimari akım oluşturmuş ve bu profesyonellikte çalışıyor, zihinsel düşünce ve mekân geometrisi arasında paralellik kuruyor. Tez çalışması da bunun gibi bir konuydu.
Bunun haricinde Türkiye’de futbol oynamışlar ve oynayanlar vardı. Ankaragücü’nde, Samsunspor’da oynayan futbolcularla tanıştık. Bazıları ile uzun süreli dostluğumuz oldu ve ailecek de görüştük. Ailecek görüştüğümüz bazıları kendi yaşam tarzları ve görgüsüzlükleri ile daha sonra bana farklı davranmaya başladı ama bunların hepsi tarih oldu. Song’un yeğeni Alexander Song ile de ilk binayı yaparken sıkça görüşüyorduk. Alexander’ın düğününe de gittik bayağı güzeldi ve farklıydı. Alexander’ın babası Baba Simon çok değerli bir insandı, kendi de lakabı gibi Babaydı. O ailede tutarlı hareketler yapan tek insandı diyebilirim.
İlk şantiyemde daha önce anlattığım gibi kendimi işe konsantre edecek bütün şartlar hazırdı ve kendim de iş için, işin daha iyi ilerlemesi için bütün gayreti gösteriyordum. İşi sahiplenmiştim ve ‘bina nasıl daha güzel ve kaliteli olur’ a odaklamıştım. Bunun karşılığını da iş arkadaşlarımdan ve patronlarımdan alıyordum. Onun içindir ki şu ana kadar en çok keyif aldığım şantiye o şantiyedir. Daha sonraki yurt dışı şantiyeleri her zaman o şantiyenin havasını aramakla ve yaşatmaya çalışmakla geçmiştir. Fakat tabii ki ne ‘Zaman’ o zamandır ne de ‘Ben’ o eski benim. Her şey zamanında güzel ve yaşandığı anda daha tatlı. Yani ben şimdi Kamerun’a gitsem ve Djeuga Palace’da kalsam ve sabah erkenden inip lobide Besame Mucho’yu çaldırsam, yalnız o anları kurgulamaya çalışan bir orta yaşlı hödük olurum. O zamanlar da gençtik tabii biraz da cahil, ama o zamanlar sanki daha disiplinliydik. Sonradan hayatta gördüğümüz samimiyetsizlikler ve yalanlar insanlara bakış açımızı ve hayata yaklaşım tarzımızı da değiştirdi. Belki de yıllar değiştirmiştir.
İlk şantiyemizde iken Yaoundé’nin Etoa-Meki mahallesinde oturuyorduk. Daha sonra ailem ile birlikte gelip kaldığımızda sırasıyla Round point Bastos, Carrefour Bastos ve Omnisport’da kaldık. Bastos kira bedeli olarak çok pahalıydı. Omnisport nispeten daha ucuzdu ama şehir merkezine uzaklığı da farklıydı. Bastos şehrin en gözde ve pahalı yeridir fakat İstanbul veya Abidjan’da yaşamış biri olarak Bastos’ta hiçbir şey olmadığını söyleyebilirim. Ne güzel mekânlar, cafe, restoran vs. ne güzel sokaklar hiç bir şey yoktur. Tek farklı yeri diğer mahallelerden daha fazla yabancı olmasıdır. Çünkü neredeyse bütün elçilikler Bastos’tadır. Bu yüzden kira bedelleri de çok fazladır ama hepsi bu kadar. Başka hiç bir özelliği yoktur. Bastos’tan daha güzel mahalleler de var bence. Mesela Ministre Habitat’ tan başlayan oralarda Dragage ismiyle anılan cadde Bastos’tan daha güzel çünkü flat ve daha temiz, ayrıca caddede kaldırım da var. Şehir merkezine de yakındır. Bastos ismini British American Tobaccos’dan alıyor. Bu isimler kısaltılarak Bastos ismi verilmiş. Bastos’ta hala fabrikası duruyor ama üretim yapılmıyor ve lojmanları da birileri tarafından kullanılıp kiraya bile veriliyor. Bu fabrika lojamanı kullanıp kalanları da kiraya verme hareketinin aynısını Edea’da da görmüştüm. Orada AluCam lojmanları vardı, aynı Bastos lojmanları gibi dubleks daireler. Bazıları çok bakımlı ama müstakil ve doğanın içindedir. Yani çevredeki binalara apartmanlara veya müstakillere benzemez. Düzenli ve yolları güzeldir. Lojman evleri düzenli olduğundan dışarıdan bakıldığında tek tip gibi göründüğünden daha çekici görünüyor. Dışarıdaki binalar ise Bedri Koraman’ın karikatürleri gibi eğri büğrü şeylerdir. Ne kadar güzel evler olsa da düzensiz görünüyorlar. Kamerun’da kalmak için ekonomik imkânlar uygunsa müstakil bir ev çok iyidir. Ama o eve güvenlik tutmalısınız ve güvenlik de evin soyulmasına genelde engel olamıyor. Bu yüzden iyisi bir binada sağlam kapısı olan bir apartman dairesidir. Apartman dairesi penceresi alttan hırsızın çıkabileceği şekilde olmamalı çünkü hemen fark edilir.
Başkentte kaldığım ilk hafta fark ettiğim yemek durağı şehir merkezindeki Mahima (Hintlilerin marketi) süpermarketin karşısında Les Bois Saint Anastasia restauranttı. Belediyenin parkı içinde olan bu restoran; parktaki ağaçların arasında, ana yolun hemen yanında, temiz bir mekan ve açık büfe olduğundan seçenekler de güzeldir. Bu tip ülkelerde kalmak isteyenlere ilk tavsiyem şudur ki: yemek konusunda fazla seçici olmayın ve oradaki insanların da o pek beğenmediğimiz o şeyleri yiyerek hayatlarını sürdürdüklerini unutmayın ve onlara hiç bir şey de olmuyor. Bu gidip domuz yemek değildir tabii ama ‘temiz değildir’ veya ‘midemi bozar mı’ sorularını kafanızdan silin ve yiyin. Kamerun’un bazı yerel yemekleri gerçekten tatmak için çok güzel bir deneyimdir. Oraları gerçekten hissetmek ve keyif almak için güzel yerlerde, güzel bir müzikle yerel tatları denemek bütün duyulara hitap eder.
Son dönemde değişen ihtiyaçlara göre yeni yerler açıldı. Bunlardan biri Bastos’ta Zad Cafe’dir. Burası bir Lübnanlının açtığı bir yerdi ve menüsünde Lübnan mutfağından bir kaç güzel tat vardır. Fakat Lübnan mutfağının en güzel temsilcisi Socrat Restauranttır ve yeri Nouvelle Bastos Route’dadır. Menüsü zengin Lübnan mutfağından birçok yemekler var ve güzel bir sunum yaparlar. Kamerun’daki doğal olarak yavaş servisi burada da var ama nezih bir yerdir. Burası haricinde nezih yerler ararsanız La Plaza hipodrom caddesine çıkan sokaklardan birindedir. Oraya gidince Gambaz’ı tavsiye ederim, harikadır. Bilardo masası olan Bar tipi kısmı da vardır. La Salsa Restoran, Bastos’ta Nijerya elçilik residansının yanında, yine güzel ve nezih bir yerdir. İlk defa kurbağa yediğim yer orasıdır. Zengin menüsü vardır ve bu saydığım yerler genelde bu şehrin zenginlerine ve yabancılarına hitap ettiğinden biraz pahalıdır. Gezdiğim ve yemek yediğim yerler tabii hep böyle pahalı ve elit mekânlar değildir. Yaoundé’ye gelip de Ministre de Soya’ya gitmeden olur mu? Ministre diyorlar çünkü orası çöp şişin merkezi ve yan yana 5-6 çöp şiş satan dükkân var, her akşam önleri dolu, hiç bir zaman değişmeyen tarzıyla bütün şehrin en tanınmış yeridir. Yaoundé’de kalan ve orayı bilmeyen yoktur, yeri Müslüman nüfusun şehirde en çok yaşadığı yer olan Brique’dedir. İsmi genelde sinquante-sinquante (50-50) olarak söylenir çünkü her çöp şiş 50 FCA ya satılır. Ben tam doymak için 15-20 tane çöp şiş yiyordum ama ekmeksiz. Ekmek isterseniz Soya satanlar hemen getirir, içecek servisleri de var. Çöp şişi oranın özel baharatlarına batırıp ayakta, ızgaranın önünde yemek en güzelidir. Burası son derece pis ve oturmaya düzgün yeri genelde olmayan sokak satıcılarıdır. Ama az önce belirttiğim gibi Yaoundé’de kalmak için buralardan da yemek gereklidir. Ben buraları sınav yeri olarak görüyordum yani buradan Soya yiyen Kamerun’da uzun süre kalabilir ama buraya gelip de yemeyen uzun süre burada kalamaz ve bir şekilde buralardan kaçar. Ben buraya ilk defa Türk okulunun müdürü ile gitmiştim. Hemen üst tarafında da taze sıkılmış meyve kokteyli içmiştik, harikaydı. Orada bu kokteyle Atom diyorlar. Müdür çok değerli ve sosyal bir insandı, ondan sonra gelenler de öğretmenleri de hepsi ne yazık ki boş insanlardı. Kişi olarak müdürü severdim ama gittikleri yol malum, sonucu belli olmayan bir yoldur.
Şehir ile hava alanı arası çok uzaktır ve arabayla, eğer trafik açıksa otuz-kırk dakikada gidilebilir. Hava alanı liman şehri olan Douala hava alanı kadar yoğun değildir tabii ama Douala hava alanından daha yeni ve temizdir. Douala hava alanı bizdeki köy garajlarına benziyor. Çok eski ve bakımsız ama yeni yapılan tadilatlar bile bu durumu değiştirmiyor.
Ülkedeki genel anlayış gayet bencil ve herkesin kendi çıkarı için diğer kimsenin önemli olmadığı bir sosyal ahlak anlayışıdır. Üçkâğıtçılık ve dolandırıcılık vardır ama bizdeki gibi çok karmaşık ve dönemine göre değişen tipte değil de az paralar için söylenen dandik yalanlar gibidir. Bu bakımdan dolandırıcılık suçu kriminal olarak değerlendirildiğinde sanki Türkiye’dekilerle kıyaslandığında biraz çocuksu kalıyor. Bizimkiler daha sofistike ve acımasız oluyor. İnsanlar kapitalizmin acımasızlığını henüz tam olarak içselleştirememiş ve para ile her şekle giremeyen bir karakterdedir. Bu bir dik duruş değil de uyuşukluk ve umursamazlık arası bir durağanlıktır. İnsanlara karnını doyuracak kadar yemek vereceğini söyleyin ve sorunsuz yatıp uyuyabilecekleri bir yer verin çoğu buna talip olup başka bir şey arama zahmetine girmez. Daha iyiyi ve daha üstünü arama isteği olmadığı için insanlar arayışta değildir ve bu hallerinden de gayet memnundurlar. İşte sorun da buradadır, Sigmund Freud’un dediği gibi insanlar toplum olarak eğer mutlularsa, kendilerini daha üst bir basamağa ulaştırmak için enerji ve zaman ayırmıyorlar ve toplumsal olarak maddi-manevi ilerleyemiyorlar. Çünkü ‘daha iyisine layığım’ diyemeyen insan daha fazlasını ve daha iyisi aramaz ve sonuçta terakki olmaz. Daha iyiyi aramak bir mutsuzluk süreci değil bir azim ve hayata tutunma kavgasıdır. Tropikal iklimin ve aslında güneş ışınlarının geliş açılarının insan psikolojisine olan etkileri bu ülke için de geçerlidir ama mevcut durumun tek açıklaması değil tabii. Ekvatora yakın olan ülkelerin insanları daha müziği ve eğlenceyi seven insanlardır. Oraya giden başka ülkenin insanı olsa bile zamanla bu etki herkeste zuhur eder. Bunun tam tersi güneş ışınlarının sürekli eğik açılarda düştüğü ülkelerin insanları genelde ciddi ve soğuktur. İntihar oranlarının en fazla olduğu ülkeler bu tip ülkelerdir. Uzun süren günler veya uzun geceler bile insan psikolojisinde çok büyük tahribata yol açar.
Oraya gittiğimizde etnografik yoğunluk göremedik. Fakat yurt dışına giden insanların her zaman yaptığı yanlışlık olarak Kamerun’u da filmlerde belgesellerde görülen uç örnekler gibi beklemek ancak cahillerin yapacağı şeydir. Türkiye’ye gelen Avrupalı turistlerin bazılarının kafalarında fes ile dolaşmalarının açıklaması bu aslında. Onlar İstanbul’a gelirken filmlerdeki gibi herkesi fes ile dolaştığını zannediyor veya öyle umuyor. Bu şekilde mutlu oluyor. Ama İstanbul’a geldiğinde feslilerin yalnız dondurmacılar olduğunu görünce tabii hayal kırıklığı oluyordur. Biz de Afrika’ya gittiğimizde oraları belgesellerde gördüğümüz gibi ummadık, en azından şahsım adına. Ama Türkiye’de Afrika’yı soranlar orayı hep çöl, çok sıcak, hiç bir şey bulamazsın vb. gibi düşünüyorlar. Bu da televizyondan veya kulaktan dolma bilgiyle düşündükleri gayet cahilce öngörülerdir. Kamerun tropikal iklimde olduğundan orada çöl ve çöl iklimi olamaz. Sene ortalaması 25-30 derecedir ve sapma 5 dereceyi zor geçer. Her yer yemyeşildir ve Türkiye’den çok daha verimli toprakları ve havası vardır. Doğayı sevenler için muhteşem bir cennettir. Etnografyası da zengindir ama cahilce düşünüldüğü gibi insanlar sazdan etek giyip bambu evlerde yaşamazlar. Bu yaşamı ancak belgesellerde görürsünüz. Afrikalılar bile bu yaşamı belgesellerden görür gerisini siz takdir edin. 250 den fazla yerel dili olan bir ülkede çok değişik yerel sanatlar görebiliriz. Oralardan hatırası kalsın diyenler için her şehirde Artisanat denilen yerel eşya, takı, maske vb. şeyleri satan dükkânlar grubu bulunabilir. Satın almak için pazarlık şart, her zaman 3 de 1 ini söyleyin ve diretin. Oraya ilk gittiğimde Bafoussam dan aldığım çok orijinal bir ahşap maske hala duvarımdadır ve anısı çok derindir. Etnik eşyalar genelde Kamerun orman memleketi olduğundan ahşaptan yapılmıştır. Bazıları çok dandik ve ticari olmasına rağmen, bazıları tam bir sanat eseridir. Bu tip eşyalar yapan ustaların bazıları gerçekten usta sanatçıdır ve yerel desenleri ve canlandırmaları çok müthiş yaparlar. Bafoussam a gittiğimde yemek yediğim bir otelin restoranının masa ve sandalyelerini hala unutmam. Her ayak ve kolçağı, her masaüstü tablasının detayı Kamerun’da yerel hayat ve doğal ortamdaki kesitleri anlatan müthiş bir işçiliği vardı. Duvarlardaki resimler ise ayrı bir zenginlikti. Avlanan insanlar, evinin önünde yemek yapanlar, tarlada çalışanlar ve hayvan kabartmalarıyla yerel soyut motifler ile çok güzel bir kompozisyonları vardı.
Yaounde’de yaşadıkça oradaki merkez mahalleler ve bir sebepten gittiğim uzak mahallelerin hepsinin ayrı bir hatırası vardır. Yaounde merkezi ve bazı kenar mahallelerini iyi bilirim ve daha önemlisi aranılan şeylerin nerelerde bulunabileceğini de bilirim. Bu bir malzeme veya hizmet olabileceği gibi diğer ne varsa akla gelen, hepsini bulabileceğim kadar kendimden eminim. Gezilecek bir çarşısı veya alışveriş merkezleri (AVM değil) yoktur ama Yaounde’de uç ürünler hariç her şeyi bulabilirsiniz. Yalnız aranılan şey karmaşık olmaya yaklaştıkça fiyatı çok artar ama bu sorun dünyanın her yerinde de geçerli değil mi?
Yaounde şehir merkezinde hala çok güzel ve kupon arsalar var çoğu tapu ihtilafından dolayı boştur. Bazıları belediye arazisidir. Burada aynı arsaya birden fazla resmi tapu görebilirsiniz. Para ile her şeyi yaptırabileceğiniz bu yerde bu tip evrakı hazırlatmak elbette güç değildir. Para burada her şeyi çözer ve buranın güzel taraflarından biridir. Rüşvet ile birçok şeyi yaptırabilirsiniz ama bunun da bir usulü vardır yani rüşvet verebileceğini gösterip karşı tarafa kendini yolunacak tavuk gibi gösterildiği zaman daha zor bir durumda kalınabilir. En iyisi bunu, bir bilen ile beraber yapmakta fayda vardır. Bu arsalar Kamerun’a hala yatırım yapmak isteyen yabancılar için cazip yerler ve bazıları gerçekten şehrin stratejik yerlerinde olduğundan gayet ticari yerlerdir.
